top of page

Tozların bezine, pozların izine

  • Yazarın fotoğrafı: Senem Râbia
    Senem Râbia
  • 23 Mar
  • 4 dakikada okunur

Yaşam, kendini var ederken diri bir eylemle akar ya hani. Yalnızca kendiliğinden akan bir su gibi değil; suyu taşıyan yatağıyla birlikte, içindeki tüm organizmaların bir bütün halinde titreşmesidir. Geçiciliğin baki olduğunu bilerek, kalıcılık inadını bileyerek, vakitsiz dağılmalara karşı her hücreyi bir arada tutan şekiller üretir inceden.


Bir düzen kurma çabası gibi desek şimdi; uzak doğu öğretilerinde denk geldiğimiz “çabasız çaba” ilkesini bu alana davet etmemiz gerekir. Yeterince emekle istikrarı sağlarken, kararında bir teslimiyetle bırakmayı da gerektirir.


İşte yine geldi bizim vakit meselesi belirdi; sahi, nasıl belirlenir ki bu sır-ı mutlak vaktin kendisi?

Soru doğuyorsa şanslıyız derim hep; çünkü merakı ateşlediğinde içimizde ilhamın kapısı da aralanır.

O sebeple, yanıtı bildiğimden değil; birlikte düşünürsek yeni bir bilinç ihtimali doğar belki, kim bilir, diyerek kaldığım yerden devam edeyim.


Yaşamın ürettiği şekiller demiştik. Her bir parçası, dağılmaya eğilimli bir dünyada düzen kurma çabasının izi gibiydi.


Fizik kanunlarında entropi olarak tanımlanan bir ilke daha şuraya ilişiversin: Her sistemin dağılmaya meyilli olduğunu söyler. Yaşam ise bu dağılmaya karşı biçimlenerek yanıtlar üretir. Bu yazımın esas nedeni olan insan bedenine de tam bu noktada girebiliriz belki. Anatomik bir yapılanmadan ziyade, elle tutulmaz olan soyut kavramları da bu bedende deneyimlediğimiz için, oralarda biraz dolanalım isterim.


Embriyodan yetişkinliğe uzanan süreçte insan bedeni; bir arada duran hücrelerle, verili genetik altyapısının üzerine bir de sosyal örüntülerle şekillenir: karşılaşmalarla, kırılmalarla, bağlanmalarla ve kayıplarla biçimlenir. Yaşanan her deneyim, bedende yalnızca bir anı bırakmakla kalmaz; yeni bir organizasyon üretir. Kaslar, nefes, duruş ve iç ritimler zamanla bu deneyimlerin sessiz taşıyıcısı oluverir.

Ya o duygular… İçsel kaosu dengelemek için mi bilinmez ama onlar da bedende kendilerine şekil edinir. Kimi zaman bir sıkışma, kimi zaman bir genişleme; kimi zaman donma, kimi zaman taşma olarak belki. Ve hatta mimiklerde, yüz kırışıklıklarında, omuz duruşlarında az çok okuyabildiğimiz bıkkınlıklar, cesaretler, korkular ve inatların ötesinde; alışageldiğimiz için göremediğimiz yaslar, çaresizlikler, umutlar gibi…

Bu yüzden aslında duygular gerçekten soyut mudur, yeniden düşünelim derim. Biraz daha dikkatle bakıldığında, bedende hissedildikleri yerler tespit edilebilir ve kapladıkları hacimle nasıl bir anatomik mimari oluşturdukları gözlenebilir sanki. Korku büzülür, öfke sertleşir, yas çöker, sevgi genişler gibi…

İşte bu sebeple şöyle sormak da iyi geliyor şu an bana: Ya duygular, bedenin entropiyle kurduğu yaratıcı ilişkiyse? Ya entropiye karşı geliştirilmiş yaşayan bir strateji haritası iseler?


Günümüzde durumlar değişse de, modern düşünce bu haritayı çok uzun süre ikiye bölerek ele aldı: Psikoloji ve ruhsallık duyguyu ele alıp bedeni arka plana atarken, anatomi de bedeni inceleyip duyguyu dışarıda bıraktı. Böylece sıradan bir insan da kendi deneyiminin bütünlüğünü kaybettiği yerleri arasa bulamaz, eşiklerde kalakaldı.


Kimimiz spiritüel kaynaklardan beslenmeye başlarken hakikatle bağını kopardı. Kimimiz soyuta mahal bırakmayan gerçekliklere adandı. Oysaki birkaç taraftan ele almak mümkündü; ya da artık mümkün olsa da ufkumuza uzansa. Bilimi en değerli kılan şey merak idiyse, ruhsallığı da çekici yapan aynı merak değil miydi? İnsanın yaşadığı yeri anlama ihtiyacı, kaosla ve entropiyle başa çıkma ihtiyacı gibi…

O zaman soralım yine bir şeyler: Ya beden, geçmişin yükünü değil, hayatta kalma zekâsını taşıyorsa?

Bugün seni, beni, her bir bedende bir yüzde, bir seste görünür ve tanınır kılacak kadar varlığımız bir arada bulunan parçalardan oluşuyorsak; neden tek bir vücut gibi tüm canlılık âlemiyle bir arada dinamik bir kuvvet olmayalım ki? Geçiciliği bilerek ama içinden geçtiğin deneyimleri, vakitleri kutlaya kutlaya hissederek hani…


Duyguyu nerede hissettiğini, nerede hapsettiğini, nerede taşıdığını bilerek…

Yani hayat sana duyguların ile dokunuyorsa; bir sevgili ile kucaklaşmak gibi, dokunan ve dokunulan olmayı aynı anda duyumsayamaz mıyız ki? Hatta ne sende ne bende olmadığını bilerek, ortadaki alana şükretsek; günler de geceler de daha ferah aksa…


En nihayetinde, beden gibi, toprak gibi; entropiyi bilerek ama bir arada yaşamayı yeniden ve yeniden seçerek olmaz mı ki? Kaos, karmaşa, obsesyon, öteki, beriki, benimki, onunki, temizi, kirlisi demeden her varlığın kendi marifetiyle bereketlendiği bir hayali inşa edecek olsak şimdi…


Diyeceksiniz ki bu kadar romantik olamam, hayatta kötüler var, savaşlar var, onlar var, bunlar var… Var oğlu var.

Ee tabii, hep vardı, hep olacak. Yalnızca ışık olmadığı gibi karanlık da var olacak. Ama biz ilk sorumluluğumuz olan bedenden başlayalım diye bunca lakırdamam.

Elimizin uzandığı ilk kuvvetle ilişkimizden başlamak için. Yoksa elinin uzandığı yer evdeki toz bezi kadar daralacak ya da ilişkilerinde kontrol aramaya başlayacaksın. Ya da buralara sıkışmış canlarla karşılaşacaksın.

Reçete olsun diye değil; çare nerede, ben ne bilirim ama biraz deneyimleyerek öğrendiğim için davet edebilirim: beden çeperini hatırlamaya ve oyunu yeniden kurmaya.

Dışarısı karmaşıklaşıyorsa vakit gelmiş demektir: şimdi dışarıya doğru değil, içeriye doğru uzan diye haykırıyordur hayat.

Terazi şaşmış, neşen yuvarlandı yuvarlanacak. Yaşam sürsün diye, hayata getirdiğin marifetin bereketlensin diye çekiştiriyordur doğa. Tek bir çark yerinden oynamış belki ama gümbürtüsü kocaman.

E o zaman sen bedenin dışına değil, içine uzan. Ellerinle değil, nefesinle uzan.

Bir bakmışsın, nefesinin uzandığı yerler genişleyince değişmiş karmaşan.


En yakından başla hadi. Şimdi, şu an, yanı başında. Aldığını, verdiğini izle. Bak, al burnundan; sol deliği, sağ deliği fark et. Nasıl doluyor içeri, nasıl da uzun bir yol var… Karnına, göğsüne, boynuna, kaburgalarına, alt karnına, hatta oturma kemiklerine, belinin arkasına kadar.

Tek bir nefes ile omurganın öne bakan yüzeyinden, küçük dilinin ensene yakın olan aralığına kadar...

kendine dokundun işte, bu kadar. Belki sen sadece bir dolu dikkat ile nefes aldın şu an ama bedenine burada onunla mevcut olduğunu sundun.

Güvende olmayı hatırlattın. Bırak hatırlasın ki neyi yeniden inşa edeceğini hatırlasın. Nereden başlayacağına o bakar.

Binlerce yıldır yaşam süren bir organizma olduğunu, bugünkü aklından daha kuvvetli olduğunu hatırla. Nefes senden önce var olduğu gibi, sonra da var olacak; ona güvenmeyi hatırla.

Şimdilik bu kadar.


Baki Selam

 
 

Senem'den Sesli Mektuplar

Yattun mi Sağuna, Döndun mi solina? - 8
12:32
Dosttan mı Posttan mı- 7
18:52
Rüyalarında burnun yanında mı? - 6
16:47
Yar ! Şu uçan balona bir dinlence- 5
13:13
bottom of page