Bir notada bin ömür: Semiha Berksoy
- Senem Râbia

- 15 Oca
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 20 Oca
“Ben benim, ben kendimim; tüm enerji ancak benden akar dışarı doğru ve siz — ya da diğer bir deyişle, tüketiciler — şunu anlamalısınız ki bu enerji bana aittir.”

Al yanakları ve neşeli gülüşüyle, Türkiye sanatının Zümrüd-ü Ankası Semiha Berksoy’dan ilhama bakıyoruz bu defa.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde doğan, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yetişen Berksoy; sanatın yeni kurulan bir ülkenin vitrini hâline geldiği, bedenin, sesin ve sahnenin ideolojik anlamlar yüklendiği bir çağda sahneye çıkar. O dönem için opera, tiyatro ve resim, yalnızca estetik alanlar değil, modernleşmenin sembolleridir aynı zamanda. Berksoy, işte bu sahnede, yüksek dramatik soprano sesinin beşiğinde “Do sesini verdim, ölümü yendim” diyerek, günümüzde bile her an diri biridir.
Cumhuriyet’in modernleşme sahnesinde yer alan ama o sahnenin sınırlarını aşarak kendi iç mitolojisini kuran; sesiyle, bedeniyle ve resimleriyle zamanı yaran Berksoy, yaşadığı dönemin ideallerini temsil etmekten çok, o ideallerin bastırdığı duyguları görünür kılmıştır.
Ancak onu bu kadar kendi münhasır kılan, bu resmî modernleşme hattına bütünüyle sığmamasıdır; Ne hissediyorsa onu tuvale akıtabilecek kadar cesur bir ressamdır aynı zamanda. Devlet eliyle şekillenen akademik estetik anlayışının karşısına, filtresiz, kişisel ve zaman zaman rahatsız edici bir ifade koyar. Sahnedeki sesiyle, dinleyenin bedeninde titreşen bu kuvvet, resimlerinde estetik bir “doğru” arayışından çok, akarak ifade bulan bir iç döküm hâline dönüşür.
Erken yaşta kaybettiği annesiyle arasındaki görünmez bağ, yaşadığı aşklar, ayrılıklar ve kadın olma hâlleri; onun resminde açıkça ortadadır. Kadınlık, kırılganlık saklanmaz, örtülmez, yumuşatılmadan apaçıktır. Cumhuriyet’in “ideal kadın” imgesinin hâkim olduğu bir dönemde Berksoy, duygularını bastırmak yerine onları büyütmeyi seçer. Kendi mitolojisini sanat aracılığıyla yalnızca resimlerinde değil, bütün yaşamına yayarak ince ince işler. Sanat, onun için bir kariyerden çok, hayatta kalma halidir.
Anlaşılma kaygısı taşımadan, yalnızca içindeki ifade ateşiyle yaşayan Berksoy, 18 yaşındayken konservatuarı bırakması için kendisine mektup yazan babasına şu sözlerle karşılık verir:
“Benim ruhumu sürükleyen, bende alev hâline geçen bir şey var; o da sanat aşkıdır, bunu bilesiniz, ölsem de mezarımda selvi ağaçları söyler.”
Bu cümledeki kararlılık, onun bütün hayatına yayılan bir tavrın belki de en erken işaretidir. Sonrasında yolu, savaşlar, politik baskılar ve kültürel kırılmalarla dolu bir yüzyılda, adım adım ve bedel ödeyerek örülür. Ancak bu bedeli göze alan, resimlerimizde gördüğümüz tüm duygularıyla orada mevcut olabilen, kararlı Semiha’dır. Kendini sahiplenişi ile başlar, bedenini, hislerini, sesini, sanatını ve ruhunu kapsar.
“Yapmayı unuttuğun bir şey varsa sakın ölme” derken kahkahasının titreşimini hayal edebildiğimiz Semiha Berksoy, ne zaman kaygılı bir hâle sürüklensek bizi yeniden yaşamanın coşkusuna davet eder. Çünkü onun sanatı, umutsuzluk zamanlarında bile küllerinden doğmayı bilen bir direniş biçimidir.
Bunu en açık hâliyle, bir çarşaf üzerinde resimler ve şiirlerle gerçekleştirdiği büyük boyutlu
“Anka Kuşu” çalışmasında görürüz. İşin kenarına iliştirdiği şu not, hem kişisel hem de toplumsal bir hafızaya seslenir:
























